Sinop Fotoğrafçılar Buluşması-1

Fotoğraf Galerisi

Sinop Fotoğrafçılar Buluşması-1

Şu, adına “gitmek” ve “gelmek” dedikleri şey, ne menem bir duygudur ki, yaşamadan bilinmez. İnsan hayatının tamamı gidiş-gelişler üzerine bina edilir dersek hiç yalan olmaz.

Hayatımıza bu derecede nüfuz edip bizi içine hapseden bu iki duygudan “gitmek” olanını ikiye ayırabiliriz; birisine masum, yani geri dönüşü olanlar, diğerinin adına “terk” de diyebileceğimiz arkaya bakmadan gitmeler mesela… Kiminin ayrılık, kimilerinin de özgürlük diye adlandırdığı her gidişte biraz hüzün kokusu vardır ki, bu da adına masum dediğimiz gidişlerin içine girer; ancak tamamen acıyla yoğrulup şekillenmesi sebebiyle “terk” daha fazla iz bırakır zihinde. Her ne kadar tüm hücreleri acıyla yoğrulmuş bir toplumun ferdi olsak da acıyla işimiz yok; o yüzden biz bu sohbeti “masum gidişler” üzerine bina edelim istedik…

Her gidişin bahanesi kendi içinde saklıdır; yani gidişleri mutlaka bir sebep-sonuç ilişkisinde düşünmek gerek; amaçsız, hesapsız-kitapsız ve içini doldurmadan yapılan gidişler genellikle yorgunluk yapar. En yalın haliyle, kalkıp gitmekten tutun da alıp başını gitmelere varıncaya kadar, insana daha bir yakışan olan o masum gidişlerin hep bir edep ve adap tarafı vardır. Ayrıca her masum gidişin bir de yol planı vardır; O yol ki, bilinen ya da bilinmeyen olsun önceden üzerinde çalışılmış olması gerek. Konu birbirinin içine girmiş onlarca belki yüzlerce labirenti içinde barındırıyor olması sebebiyle uzmanlık alanımızın dışına taşmadan toparlarsak, biz üzerinde konuşacağımız bu sohbetin adını gelin “Yolculuk” koyalım, ya da her zamanki gibi “Yol Hikâyesi“ gerisini uzmanlara bırakarak. Ne dersiniz? Tarh boyunca gitmeler ve gelmeler üzerine kafa yoran onca insan bilimci, şair, yazar gibi bilumum uzman sebep sonuç ilişkisini tek bir cevaba indirememiş nasılsa.

Başlangıç ve varış diye adlandıracağımız iki uçlu gidiş gelişlerde, başlangıç noktasına geri dönüyorsa insan, işte onun adıdır yolculuk ve masum gidişlerin de anasıdır; Yolculukların başlangıcında, eğer arkanızdan el veya mendil sallayan, ya da bir maşrapa su döken buğulanmış gözler varsa, dönüşünüz de muhteşem olacak demektir. Çünkü sizi sarıp sarmalamayı bekleyen ve uçlarında, özlem, hasret, şefkat ve sevgi yaprakları açmış dallar gibi insan kokulu kollar olacak…

Ne zaman bir yolculuk planı yapsam içimde kümelenmiş kuşların kanatları pır, pır etmeye başlar. Kaçak uykular sarıp sarmalar tüm geceleri daha günler öncesinden… Damak, farklı tatların beklentisi içinde inkâr eder en güzel sofraların zarafetini, dil sürçer, el titrer; ayaklar ise gem tutmaz asil bir İngiliz tayı kesilir an be an; zihin, en yoğun fazla mesailerden birini yaşar yolun sonu görününceye dek. O yüzden her yolculuk, bıkkın günlerden bir kaçış, paçaya tutunmuş parazitleri terk, yorgun zihinleri yıkama, arınma durumudur bende.

Sinop 1.Fotoğrafçılar Buluşması” için çıkacağım yolculuk da aynı duygularla başladı. Günler öncesi başlayan planlar, son dakika kontrolleriyle tamamlandı ve 30 Nisan saat 15.30’da Anadolu’mun en uç noktasına uzanan on iki saatlik yolculuk için tekerlek döndü. Nisan yolculukları hep candır Anadolu'da, soluk alıp vermektir; çünkü topraktan gökyüzüne yeşilin her tonu yansır ve pastoral bir tablo gibi süslüdür yol kıyıları ki, uzayıp gitse de yollar bitsin istemez insan.  

Akşamın olma saatlerine yakın zamanlarda, sağımdaki koltukta oturan sol yanımla sohbetlerimiz önce günün ve yapılan işlerin kısa değerlendirmesiyle başlar… Radyomuz, aramızdaki üçüncü yolcu olarak yerini alır ve varış noktasına kadar her telden çalar. Yolculuk süresince o seslere hatalı sollama yapanlara yüksek sesle gönderilen selamlar(!) da eklenince yolculuğun tüm hikâyesi de şekillenmeye başlar velhasıl. Kemalpaşa’dan başlayarak Kula’ya kadar uzanan bereketli topraklarda üzüm bağları yeşile çoktan dönmüş ve gün ışığı altında ilaçlama yapan motopompların çıkarttığı beyaz duman ilginç enstantaneler oluşturuyor lakin durmaya zaman yok, yol uzun;  O yüzden zihnimize yazdık fotoğrafı.

Yol kıyısına serpiştirilmiş köyler ve yerleşkeler arasında, akıp giden yoğun araç trafiği içinde deli danalar gibi koşturup, kelle koltukta şerit değiştiren iki tekerlekli motorlulara canavar mı yoksa her kazada yitip giden onlar olduğu için kurban mı demek gerek henüz ayırdına varamadım. Baretsiz, üstelik üzerinde iki kişi, bazen de birden fazla motorlunun konvoy halinde ya da tek başına sağınızdan solunuzdan sizin hızınızın üstünde yırtınırcasına bağırarak yol alması haline tanık olmak, “eyvah az sonra fazla gaz yemekten motor patlayacak” diye düşünmesine neden oluyor insanın. Traktörlerin sepetine Mercedes koltuğuna oturur gibi yayılmış, yorgun yüzlü tombul teyzelerin ahvalleri ise, ayrı bir anlatı konusu olur mu, olur…

Arabamın homurtulu sesler çıkartarak tırmandığı Çataltepe rampalarında yol alırken uzaktaki dağların gölgeleri de yere düşmeye başlıyordu artık; Günün son ışıkları, bir ülkenin tarihinin yeniden ve bir milletin bağımsızlık destanının kanla yazıldığı Afyon ovasını yalayıp gitmeden, Anadolu’da karayollarının tek hakimi olan kamyonların daha yoğun olduğu bir yol üstü lokantasında mola verdik… Eski bir dost, kamyoncuların sıklıkla uğradığı yol üstü lokantalarının hep güzel malzeme kullanarak lezzetli yemekler yaptığını söylerdi ki, bunu yaşayarak test ettik. Nedendir bilinmez, ne zaman Afyon ovasında yol alacak olsam hele de bugünkü gibi günün son saatlerindeysem eğer, o bildik hüzün dalgası, olanca ağırlığıyla çöker üstüme; Sol yanım,"yediğin yemektendir" dese de altında ezilir gibi hissettim kendimi uzunca bir süre. Yol boyunca bir o yana bir bu yana koşturup duran araçlar gece lambalarını yaktılar artık; geceyi delip gelen ışık huzmelerinin gözleri cayır, cayır yaktığı saatlerdeyiz artık ve yolumuzun daha 2/3’ü gidilmeyi bekler önümüzde.

Gecenin ortasına doğru Ankara’yı geçip, Çankırı çarşısındaki çorbacı arayışımız saatlerin bile nerdeyse uykuya varma vaktinde oldu. Çankırı sokaklarının temizliği derdine düşen, renkli fosforlu giysileriyle ateş böcekleri gibi ortalıkta dolaşan emekçi kardeşler yol gösterdi sağ olsunlar; bol sarımsaklı sirkeli bir kelle paça göz kapaklarının yorgunluğuna iyi gelir dedik hani, yoksa özel bir tercih değil bizimkisi. Çorba saltanatımız pek uzun sürmedi. çünkü ortamı pek sevemedik; Ilgaz dağları silsilesinin 1400m rakımlarında seyredip Kızılırmak vadisine indiğimde, sol yanım çoktan sağ koltukta tavşan uykularına varmıştı; göz kapaklarımın canlanıp, kapımı çalıp duran uykuyu kovalamak adına aralıklı olarak açtığım araç penceresinden içeri dolan rüzgâr ırmak boylarından ıslak bir toprak kokusu taşıdı burnuma, eski zamanlardan tanıdık; “Belli ki çeltik tarlalarında Keşen çekme vaktidir” dedi, içimdeki ses. Tosya üzerinde yol alırken karayolu kıyısında sıralanmış, Pirinççi Halil’ler, Hacı babanın yeri gibi bilumum akraba, soy sülale isimleriyle adlandırılmış pirinç satış barakalarını geçerken aklıma düşüverdi bir kaşık pilavın hikâyesi…

Uzun zaman önce başlayıp da unuttuğum; günün ilk ışıklarında pirinç tarlaları arasında, emek yoğun, ıslak ve çamurla boyanmış insan yolculuklarını gözlemlemek, benden öteki bir kaşık pilavın derdine düşenleri fotoğraf karelerine dönüştürmek için bundan iyi fırsat olmaz diyerek sağa yanaşıp, kontağı kapatıverdim… Dibinde saat 06.00 ya kadar iki saatlik derin bir uykuya sarılıp dinlendiğim ağacın kocamış bir dut olduğunu günün ilk saatlerinde zorla açılan çapaklı gözlerle görerek anlayabildim ancak… Buz gibi soğuk suyla yüzümün kurduğu kısa süreli dostluk sonrasında çeltik tarlalarına göz atmak için araçtan uzaklaştım. Kızılırmak’ın beslediği bereketli topraklarda en çok ekimi yapılan Pirinç havzaları henüz su tutmamıştı, uzaklarda bir ya da iki tane belli belirsiz havuzlar görünse de düşündüğüm anlamda bir görsel oluşturmadığı için dönüşümüze bıraktım çeltik tarlalarında ekim günlerini fotoğraflamayı… Aracın kapısını açmamla birlikte gülen gözleriyle bana  “Günaydın” diyen sol yanımı da uyandırdıktan sonra bir kez daha çevirdik kontağı. Çocukluğumun ahşap iki katlı bahçeli evleriyle hafızamda yer eden, günümüzde kibrit kutucukları benzeri TOKİ tipi konutlarıyla çirkinleşen Kargı kasabasına uğramadan, doruklarına duman oturmuş dağların gölgesinde çam ormanları arasına öbek, öbek yerleşen yaylaların yer aldığı yollara doğru döndük yüzümüzü. Bebek yaşlarımda, dedemin yünden mamul kıl heybesinin bir gözünde, yayla yağmurlarında ıslanmadan ve at üstünde gerçekleşen o yolları, bugün motorlu bir teneke kutusu içinde kat ederken yaşadığım düşünce seliyle tarifsiz duygular sarıverdi dört yanımı. Sabahın Seher denen zaman dilimlerinde, dut ağaçlarının sıralandığı Pelitözü deresi kıyısında eski zamanda yol alırken duymaya alışık olduğum bülbül seslerini bu gün de duyar mıyım acaba diye kısa süreli bir mola için arabamla yol kıyısına yanaştım, ancak hareket etmem çok uzun sürmedi; çünkü heyhat !.. Bülbüller mi yok oldu, yoksa biz mi onların sesini kıstık diye düşünerek, Gölköy üstünden açılan yeni karayoluyla inatçı bir yer dumanının kapladığı, inceden inceye yağan bir yağmur altında ıslanan şimdilik ıssız,  Kargı yaylaları arasında buluverdik kendimizi.

Köknar, karagürgen ve çam ağaçları arasında uzayıp giden bu yeni yolda araç kullanırken o inatçı yer dumanı içinde koşturup duran çocuk yıllarımı gördüm yine; Kıvrılarak akan şu dere kıyısında çıplak ayakla yürürken ya da bir kara fındık dalının en ucunda kalmış bir tek fındığa küçücük kollarıyla uzanmaya çalışırken; yok, yok şu eğrelti otlarının çevrelediği küçük yeşil alan var ya, orası biraz daha tanıdık geldi nedense…

Az önce üzerinden beton bir köprüyle geçtiğim şu sessiz dere, ne kadar da coşkulu ve gürültülü akardı hâlbuki; iklim aynı, yağmur aynı, mevsim aynı, insan aynı; peki içine ayak basmaya korktuğum o sular nereye gitti şimdi, hangi karanlık dehlizde saklanıyorlar acep? Şu karşı yamaçta, dizi, dizi yükselen karagürgen ağaçları daha mı kalın ve yaşlıydı yoksa ben mi çok küçüktüm? Bugün üzerinden 100Km süratle geçtiğim asfalt yolun bozduğu, bebek yaşlarda haftada bir mutlaka geldiğimiz kulakları sağır eden o eski ahşap un değirmeninin taşı hangi yığıntı altında kalmış ola ki? Ya da şu karşı yamaçtaki Ahlat ağaçlarının dibinden geçen ve bir çift sarı öküzün çektiği, gıcırtılı sesiyle ormanı inleterek yol alan kağnı arabasının geçtiği toprak yol muydu konforlu olan? Ultraviyole yanığı kollarını böğürtlen dikenlerinin kanattığı o sümüklü çocuk mu benim, yoksa kendi elleriyle kestiği söğüt dalını çıplak ayakları arasına alıp, at üstündeki bir süvari misali mısır tarlalarına doğru deli gibi koşup duran fistanlı velet miyim ben olan?

Hay Allah gözlerim mi buğulandı, yoksa yağan çiseden mi etkilendim ne?   ..../ devam edecek 

Zeynel AYDIN

 

Diğer Köşe Yazıları

Fotoğrafın Hukuki Niteliği
Fotoğrafın Hukuki Niteliği
Bir insan; bir öykü
Bir insan; bir öykü
Distopya - Corona
Distopya - Corona
Dağ Doğa Fotoğraf Yürüyüşleri
Dağ Doğa Fotoğraf Yürüyüşleri
Bir Kutsal Dağ Masalı
Bir Kutsal Dağ Masalı
Fotoğraf yürüyüşü nedir ?
Fotoğraf yürüyüşü nedir ?
Fotoğrafla ya da fotoğraftan beslenmek
Fotoğrafla ya da fotoğraftan beslenmek
Anadolu’nun kutsal Kurbağaları
Anadolu’nun kutsal Kurbağaları
Fotoğraf, Algı ve Algı yönetimi
Fotoğraf, Algı ve Algı yönetimi
Çomakdağ Köyleri - Arşiv
Çomakdağ Köyleri - Arşiv
Öncesi ve Sonrasıyla Fotoğraf
Öncesi ve Sonrasıyla Fotoğraf
Dijital Teknoloji ve Fotoğraf
Dijital Teknoloji ve Fotoğraf
Sinop Fotoğrafçılar Buluşması Yol Hikayesi- 3
Sinop Fotoğrafçılar Buluşması Yol Hikayesi- 3
Sinop Fotoğrafçılar Buluşması - Yol Hikayesi / Bölüm-2
Sinop Fotoğrafçılar Buluşması - Yol Hikayesi / Bölüm-2
Anadolu’da Yaylacılık
Anadolu’da Yaylacılık
Fotoğraf Sohbetleri
Fotoğraf Sohbetleri
Yeni gerçeklikler
Yeni gerçeklikler
Fotoğraf nedir ?
Fotoğraf nedir ?

Destekçilerimiz

Patikatrek
Türkü Tour
Pokutsal
RakaniTur
GeziPort
Molarize