Doğa; kendiliğinden oluşan ve insan eli değmeden kendi kendini yenileyen, doğurgan, sürekli yaratan ve değiştiren, canlı ve cansız varlıkların bulunduğu, madde ve enerji unsurlarından oluşmuş çevremizi kaplayan yaşam alanı… İnsanın, var olduğu ilk günden bu yana sürekli hükmetmeye ve kontrol altında tutmaya çalıştığı, parçası olarak varlığını devam ettirmek yerine devamlı mücadele ettiği ama her defasında tokat gibi dersler alarak yenildiği, yaşamın kaynağı…

 

Dedik ya; onun bir parçası olduğunu kabul ederek varlığını onunla birlikte ve uyum içinde sürdürmek alışkanlığı içinde kalabilse, insanın müthiş dersler alarak kendini geliştirebileceği büyülü coğrafya; engin bir öğreti alanı… Keşke,  eninde sonunda, iki m2 lik bir çukurun içinde ve onun koynunda yok olacağının farkındalığını bilebilse insan; orasını burasını delik deşik etmek, sağını solunu düzeltmek ve düzenlemek aymazlığından kurtularak, ilk anlarda var olan ve varlığını sürdürebilmek adına çare arayışları içinde  onu gözlemleme alışkanlığını yeniden kazanabilse ya da; nerdeee !

 

Doğayı gözlemleme alışkanlığına sahip olanlar onun ne müthiş, ne akıl almaz mucizelere gebe olduğunu da çarçabuk anlayıverirler aslında; işte bütün mesele, onu sahiplenme, ondan üstün olma egosu ve sürekli orasını burasını çimdikleyerek fırsatını bulduğunda ırzına geçme çirkefliği olmasa…

 

Kendi yarattığı beton dünyası ve sahte yaşam unsurları içinde sıkılıp da ilk fırsatta, üstelik de arınmak (!) adı altında ona koşanların çokluğu bir umut olabilir mi acaba? Ne dersiniz?

 

Doğayı tanımlarken dedik ki “… İnsan elinin değmediği dünya”; bu biraz da ortadan bir çizgi çizerek bu taraftaki insan, öteki taraftaki her şey “doğadır” demeyi önermeye benziyor. Düşünün bakalım bu çizgiyi tam olarak nereden çizdik? Minik örneklerle bu konuya bir göz atalım isterseniz.

 

Eğer bir bahçeniz varsa orası doğanın parçası mıdır? Doğanın parçası olan aynı bahçeyle birkaç ay ilgilenmediğiniz zaman, bütün o yerel bitkiler sokak aralarından mı çıkıvermeye başlıyor? Issız bir kumsala ne dersiniz mesela? Biri bir ucunda küçük bir kulübe yaparsa kumsal nasıl değişir? Ya o kulübe yüksek katlı bir otel olursa? Ya da dağ başındaki bir ormanlık alanın içinde bin bir çeşit türe ev sahipliği yapan bir açık alanın da meyve bahçesine dönüştürüldüğünü görürsek mesela? Hala doğanın parçası mıdır ikisi de?

 

Bitkilere, hayvanlara ve diğer türlere de baktığımızda aynı sorularla karşılaşıyoruz; nasıl mı? Evcilleştirdiğimiz birçok hayvan, baktığımız kediler ve köpekler, etinden sütünden beslenme amaçlı yetiştirdiklerimiz de doğanın parçası mıdır? Ya başıboş gezen sığırlar? Çitlerle çevrilmiş otlaklardaki hayvan sürülerine ne demeli? Doğa kentteki bütün güvercinleri de içine alır mı mesela? Ya filleri, boz ayıları? Bütün bu organizmalar da yaşamaları için gittikçe artan bir biçimde insan korumasına bağımlı oluyorlarİ farkında mısınız? Öyleyse onlar hala çizginin öte tarafında ve doğanın bir parçası mıdır; ne dersiniz?

 

Şimdi de kendimize bir göz atalım isterseniz; sağlıklı ve canlı kalabilmek için olağanüstü sayıdaki diğer türlere ne kadar bağımlıyız; bir düşünün hele. Doğrudan yiyecek sağlayarak sizi besleyen bitkilerin ve hayvanların ötesinde, onları da besleyen diğer organizmaları da bir düşünün. Bitkileri yaşatacak toprağı korumak için milyonlarca küçücük varlığa gereksinimiz var ve kendi sindirim sisteminizde yediğiniz her şeyi öğütmeye yardımcı olan, milyonlarca daha fazlası da var. Sizin temiz su sağlamanız, bitkilerin havadaki oksijeni alması, böceklerin yediğiniz ürünleri tozlaştırması ve organizmaların bedenimizin atıklarını yeniden işlemesi için, doğal işletim sistemlerine gereksinimiz var. Kendimize ve geri kalan dünyaya ne kadar yakından bakarsak, o sözde çizgileri çizmek de işte o kadar zor oluyor.

 

Neyse; neredeyse 20. Yılını tamamlamaya hazırlanan Patikatrek Doğa Sporları Eğitim Merkezi ve onun bir alt birimi olan İzmir Fotoğraf Akademisinin ortak çabası ile hayat bulan İZFAK Doğa Okulunun varlık nedeni: işte o ince çizginin sınırlarını doğru çizebilmek ve “uyumlu birliktelik” umudunu sürekli taze ve canlı tutmak üzerine bina edildi. Kontrollü bir şekilde doğada olmak ve onunla uyumlu bir biçimde doğada kalarak mucizelerini gözlemlemek, tanıklık ettiklerimizi fotoğraf ve diğer görüntü kaydetme araç gereçleriyle belgeleyerek yaşadığımız zamana not düşmek ayırt edici özelliğimiz oldu hep; var olduğumuz süre de öyle kalmaya devam edeceğiz…

 

Doğanın koynunda sakladığı mucizevi sırlar ve yaşam döngüsü; çoğu zaman toprağın derinliklerinde saklı olsa da,  kimi zaman dalından düşmemeye inat eden bir yaprağı çepeçevre sarıp sarmalamış buz kristallerinin arasında, kimi zaman deli bir rüzgârın kanatlarında; dağların doruklarından beslenerek akan ve çevresinden kopartıp coşkuyla denizlere planktonlar taşıyan bir derenin sesinde ya da bir kelebeğin narinliğinde;  bir arının pürtelaş ve nefes nefese kalmışlığında saklıdır aslında; görmesini bilene…

 

İzmir Fotoğraf Akademisi'nin farkındalığınızı artırmak amaçlı düzenlediği İzfak Doğa Okulu Doğa Bilgisi Atölyesinde görüşmek umuduyla....