Fotoğrafın 150. yılına yakın bir dönemde, 1984’de William Gibson (Nevromancer adlı romanında) bilgisayar ağlarının (matrix) birbirine yoğun bir şekilde bağlanması sonucunda insan-makina ilişkisinde ortaya çıkan temel dönüşümü tanımlamak için “siberalan” düşüncesini gündeme getirir. Aslında siberalanın başlangıcı 19. yüzyılın ilk yarısında telgrafın bulunuşuna tarihlenmektedir. Oysa bu dönemin ressamları fotoğrafın, yaklaşık 170 yıl sonra, aslında yalnızca resmin değil, yazılı metnin de bellek alanını da işgal etmeye başlayacağını tahmin edebilselerdi o denli çileden çıkmazlardı. Siberalanın genişleyerek daha büyük kitlelerin erişimine olanaklı hale gelmesi yaklaşık olarak 1993 yılına rastlamaktadır ve bu internet devriminin başlangıcı olarak adlandırılır. Yetmişli yılların her türlü kurumsallaşmasına karşı çıkan sanat tavırlarının uzamsal çözümü gibi görünen internet, bu haliyle hiyerarşiden uzak ve sanatçıların kendilerini kurumsallaştırarak, bir üretim-tüketim süreciyle birlikte bilgi alışverişini de sağlayabilecekleri otonom bir kök-yapı (rhizome) görünümündedir. Aynı zamanda, amacına uygun kullanıldığında, herkes için demokratik bir sistem olarak görünmektedir.

Bu yapısıyla bir paylaşım alanı olmanın ötesinde internet, kendine özgü bir dil çatısıyla farklı sanat türlerini de çok geçmeden ortaya çıkarmıştır. Şüphesiz, sanatın sunum sürecindeki hiyerarşik denetim yapısının bu yeni ortam üzerinde neredeyse tamamen kalkmış olması onu çekici kılmaktadır. Sayısal üretim ve tüketim biçimleri, daha özgür bırakılmış gibi görünen böylesi bir yapı, kendi yarattığı sanal gerçeklik, genişletilmiş gerçeklik (augmented reality) benzeri yeni kavramlara da yaslanarak ağ sanatı, yazılım sanatı gibi yepyeni sanat türleriyle tanışmamıza olanak sağlamaktadır. Simpson, ağ sanatları (ascii art, mail art,webart, netart vs.) gibi etkileşimli iletişim araçlarıyla çalışan sanatçılara kuşkuyla bakarak; onların giderek soyut ve tarih dışı bir “üretici” konumuna düştüklerini ifade eder. Farklı disiplinlerin gitgide daha fazla iç içe kullanıldığı bu yeni yapı, imge düzmece bir boyuta indirgenmediği sürece çoğu zaman hoş görünmektedir. Bu aynı zamanda yeni görüntü politikalarıyla birlikte gelen bir kod sisteminin de habercisidir. Hiç kuşkusuz, aynı zamanda, bu bir ucu Derrida’ya kadar uzanan sonsuz bir anlam karmaşasının kendisidir. 

 

Günümüzde karşısına geçip saatlerce izleyerek sanatçısını anlamaya çalışacağımız sanat yapıtları giderek geride kalmaya başlamıştır. Etkileşime dayalı, izleyiciyi de yaratı sürecinin içine katan, tamamlatan ve belirli ölçüde izleyicisinin biçimlendirebildiği projelerle sıklıkla karşılaşmak olasıdır. Bu bize Derrida’nın “anlam oyunu” kavramını daha güçlü bir şekilde anımsatır.

Sanal gerçeklik, hipergerçeklik, sibermekan, sibertoplum, siberkültür, siber devlet gibi kavramların çok kullanıldığı günümüzde Mitchell’in ifade ettiği gibi, komşularımızın yerini siber topluluklar, yüz yüzeliğin yerini arayüz, kamusal alanın yerini kamusal giriş hakkı ve mekanın yerini ise sibermekan alıyor. Boyer’e göre de, topluluğun olmadığı çağdaş kent ve kentsel mekan, artık bedensizleşmiş, bilgisayarlaşmış sibermekanın bir metaforu haline gelmekte, yüz yüze iletişimden, kişilerarası iletişim sistemlerine doğru erledikçe, kent ve kamusal alan daha sanal hale gelmektedir. Ağ üzerinden, Dünya Devleti yönetim serüveninin de habercisi sayılabilecek, böyle bir sistemik değişim algı-anlam süreci üzerinde doğrudan etkili bir iradeyi de ortaya koymaktadır. Kim bilebilir? Belki de, kafasının arkasına fotoğraf makinesi (bilal camera) taktıran Wafaa Bilal’e bakarak görüntülerin anlamının ardımızda bıraktıklarımızda gizli olduğunu söyleyebiliriz.

 

* John Stratton, Siberalan ve Kültürün küreselleştirilmesi , Cogito, Sayı.30, S.80-97 Yapı Kredi Yayınları, 2002, İstanbul 

* Tahir Ün – (işlemsel görüntü) Sosyalizm – Kavramlar ve İmgeler Web Ekran Koruyucu Projesi, 2007 http://tahirun.net/wb07

* Boyer, M. Christine (1996) CyberCities/ Visual Perception in The Age of Electronic Communication. Princet”on Architectureal   Press