İster okuyun ve satır aralarına sıkışmış bazı kelimeleri cımbızla çeker gibi yazıdan kopartıp alın ve onlara algınıza göre bir rol verip anlam yükleyin; isterseniz yazıyı baştan sona okuyup ifade edilenlere katılın-katılmayın, bu yazı ve içeriği kişi veya kişileri hedef almaz, hiçbir kurum ve kuruluşla ilintili değildir. Baştan sona kendi dünya görüşümüz, meslek anlayışımızdır; tabi ki bizi bağlar. Hani izlemeye başladığınız bazı bir filmlerinin başında yazar ya, “…bu filimde adı geçen olaylar, isim, kurum ve kuruluşlar bir hayal oyunudur.” diye; bizimkisi de öyle bir şey.

 

Lakin hiçbir kurgu da yaşanmış gerçek olaylardan kopuk ve bağımsız değildir, olasılıklar dahilindedir. Her olay kişiye has deneyimleri saklar içinde; her ne kadar kendi yaşadıkları neticesinde varılan sonuç daha net ve berrak izler bıraksa da bellekte, akıllı bireyin sorumluluğu, kendi başına gelmesini beklemeden başkasının yaşanmışlıklarından da ders çıkartıp deneyim ve tecrübe edinmesidir ki yaşam kolaylaşsın…Sanırım boşuna denmemiştir  “yaşam alınacak derslerle doludur…”diye. Bizimkisi de yaşanmışlıkların, çoğunlukla da kendi yaşadıklarımızın deneyimleri arasından süzülerek gelenleri kâğıda-söze dökmektir.

 

Efendim, konumuz ne sosyoloji ne de felsefe, onların icrasını gerçek sahiplerine bırakalım; biz naçizane kendi bildiklerimiz, kendi deneyimlerimizin ışığında yürüyelim girdiğimiz yolda; yoksa diğeri ukalalık olur… Bildiğimiz nedir sorusunun cevabı oldukça uzun bir anlatı; lakin ilk hayat ustamın nasihatinden başlarsak, “ insan Otuzuna kadar ne yapmayı öğrendiyse, kırk beşinden sonra öğrendiklerinden beslenerek yol yürür…” sözü kulağımızda bir küpedir. 30 ile 45 arasında olup bitenleri konuşmak ayrı bir değerlendirme sohbeti olsun; bendeniz otuzuna gelinceye kadar üretmeyi, bir de resmetmeyi ve fotoğrafçılığı öğrendim.

 

Üretme ve üretim biçimlerini de başka bir sohbete bırakalım da resim ve fotoğrafçılığa indirgeyelim konu başlığımızı; hatta “ressamın kötüsü fotoğrafçı olur…” özdeyişini de haklı çıkartırcasına resim de elemine edilmiş olsun yazımızdan ve fotoğraf ile devam edelim yola…

 

Hayatının bir alanında yolu fotoğrafla kesişen herkes bilir ki bin türlü tarifi vardır fotoğrafın;  içeriği farklı, farklı doldurulan... Size göre nedir Fotoğraf? diyecek olursanız yine cevabımız uzun, tıpkı hayat ve yaşam kadar uzun; iki kelimeye sığmayacak kadar da değerli; tıpkı hayat ve yaşam gibi, çünkü başlı başına onlarla ilintili… O zaman fotoğraf hayattır, yaşamdır ve oradan beslenir; yaşamın içinden kopartılarak kadraja sığdırılmış tek karelik kesitlerdir. Tersinden baktığınızda ise hayat, tek tek fotoğraf kesitlerinin ardı ardına sıralanmış halidir; bir film şeridi, bir sinema filmidir yani…

 

Hayatın içinden kopartılmış görsel kesitleri, tıpkı akıp giden bir bisküvi imalat bandındaki hamurun üstüne bindirilmiş çerçeveler halinde kalıplara sığdıran, hamurdan koparıp alan ve ona bir tat, bir lezzet katan ustalar gibi fotoğraf karelerine anlam yükleyen, onlara bir anlatı görevi vererek bir mesaj, bir dil oluşturan kişiye de fotoğrafçı diyebilir miyiz?

 

Bisküvinin hamurunu hazırlayan usta için, ürünün pakete girdiği ana kadar, tüm üretimi -gerektiğinde- müdahale ederek kontrolü altında tutması ne kadar önem arz ederse, sonuçta o bisküviyi yenilebilir kılan bir kalite kontrolcü veya bir tadım uzmanının olur vermesidir. Peki, verilecek olurun dayanak noktaları kuralları yok mudur? O kurallar hangi yaşanmışlıkların deneyim süzgecinden geçerek oluşturulmuş ve kâğıda dökülerek adeta kanunlaşmıştır? O dizinler bütünü ki dikkate alınmadığında ürünün sunumu, kalitesi ve Pazar payı hiç mi etkilenmez? Ben yaptım oldu, ister beğen, ister beğenme demek özgürlük müdür, ya da yaratıcılık; tersinden bakarsanız kalıplar arasına sıkışmışlık mıdır veya…

 

Eğer bir çırak üretim sürecindeki görevlerini doğru yapmaz, ustası da onu ve üretimi doğru yönetip yönlendiremezse, kurallardan bağımsız hareket etmeyi, üretim anlamında “ben yaptım oldu”, yaşam anlamında ise “özgürlük” olarak düşünerek sürece yön verirse, ne çırak usta olur, ne de usta Fabrikaya müdür…  Tuvalet taşına bile oturmanın edep ve kurallarının olduğu bir dünyada, adamı o tuvalete temizlikçi bile yapmazlar efendi…

 

Hay Allah! Yazının başında üretim ve üretim biçimlerini konu başlığımızdan çıkartalım ve fotoğrafçılık üzerinden gidelim demiştik lakin iş dönüp dolaştı yine üretime geldi… Daha alfabeyi öğrenmeye başladığımız ilk andan itibaren bizim nesillere tüketmeden önce üretme ve üretimi doğru yapıp paylaşma ilkeleri ve felsefesi öğretildiğinden olsa gerek.

 

Efendim, yaşamın içinde karşımıza çıkan her olay, görmesini bilen için bir fotoğraftır; öncesi-sonrası dahil her yönüyle değerlendirilip okunması gereken. Katılırsınız- katılmazsınız, bana fotoğrafı da, fotoğrafçılığı da öyle anlattı ilk ustam; ve  doğal olarak fotoğrafın oluşması-oluşturulması kadar bir de okunması vardır ki bulunduğun yer ve bakış açına göre değişkenlik arz edebilir… Temel değerler ve kabul görmüş kurallar dizinine bağlı kalarak oluşturduğun her bir fotoğraftır seni iyi fotoğrafçı yapan… Nasıl ki milyon dolarlık yat-kat, mal-mülk sahibi olmak seni iyi insan yapmaz ise (istisnalar kaideyi bozmaz) binlerce dolarlık ekipman sahibi, köşe başlarını önceden kapmış olma ayrıcalık ve avantajına sahip olmak da seni iyi bir fotoğrafçı yapmaz. Yaşadığın döneme tanıklık ederken karşına çıkan olayları anlatış biçimin, bulunduğun yer ve mevki kadar, bakış açın da ortaya çıkacak fotoğrafı etkiler unutma… Yanlış anlatı, yanlış duruş, yanlış bakış ve kural tanımamışlığın sonucunda ortaya çıkartacağın her ürün estetikten mahrum zevksiz, lezzetsiz, kalite kontrollerinden geçer not alamamış bir üretim hatası olacaktır ki maalesef onun bile bir tüketicisinin bulunduğu bir  dünyada yaşamaktayız…

 

Uzatmayalım; kıssadan hisse diyerek noktalayalım; İyi fotoğrafçı değil de sürekli iyi fotoğraf çekmeye gayret eden, iyi fotoğraf çekenlerin çoğalması konusunda çırpınan bir fert olarak derim ki; iyi fotoğraf-kötü fotoğraf diye bir tanımlama günümüz toplum yaşamına hakim olmuş popüler kültür penceresinden baktığınızda pek geçerli değil; ressamın kötüsünün fotoğrafçı olduğu doğruysa, fotoğrafçının kötüsü ne olur onu henüz tam çözemedim, çözümlediğimde veya çözümleyen birisi varsa gün gelir onu da paylaşırız… Ve unutmayın, her şeyi olduğu gibi, fotoğrafı da abartmayın-büyütmeyin; fotoğraf büyüttükçe bozulur. Tıpkı hak ettiğinden fazla önemseyip değer vererek büyüttükleriniz gibi…

 

Olanı olduğu gibi yaşayıp, olduğu gibi anlatanlara selam olsun...

 

Zeynel AYDIN